Merhaba,
Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız kimbilir nerelerden girip buldunuz benim sayfamı ki bana sadece “helal olsun size” demek düşer.
Kendimi anlatmaya sözcükler yetmez desem olmayacak, böyle bir şey külliyen yalan olur çünkü. Ben en iyi yaptığım şey olan gevezelikle başlayayım ve kendi serüvenimi anlatayım sizlere.
35 yaşı geçeli bir kaç sene oldu, İstanbul’da yaşıyorum ve özel bir bilgisayar şirketinde Bilişim Danışmanı ve Eğitmen olarak çalışıyorum. Adını duyunca öyle karizmatik bir iş gibi düşünmeyin, altı üstü bilgisayarcıyım işte, parası da atla deve değil hani. Evliyim ve ilköğretimde okuyan bir kızım var. Fotoğrafa olan ilgim neredeyse her çocuk gibiydi. Her gördüğüm şeyin fotoğrafını çekmeye çalışırdım. Sanırım beni cezbeden elinizdeki bir makine içerisine çevrenizde gördüğünüz her şeyi sığdırabilme güzelliğiydi. Ancak film, pil, banyo, baskı maliyetleri nedeniyle istediğimiz zaman fotoğraf çekme olanağı bulamıyordum.
Tabi şimdi bazı arkadaşlar gibi çocukken acayip fotoğraflar çekerdim, harika çocuktum, fotoğraf dehasıydım, fotoğraf için doğmuştum ama tesis yokluğundan yitip gittim gibisinden söylemlere falan girmeyeceğim. Sonuçta bizim nesilden olan bir çok kişi, çocukluğundan bu yana iyi kötü 24′lük veya 36′lık film takılan küçük, ucuz kompakt makineler kullanmıştır. Elbette o zamanlar fotoğrafla ilgili teknik bilgi ve deneyim sıfıra yakın hatta sıfırın altındaydı (aman çaktırmayın halen öyle).
Zamanla bir çok kez iyi bir fotoğraf makinesi edinme isteğim olduysa da her seferinde iki gerekçe nedeniyle (ki temelde tek gerekçe olan paraya dayanıyor her şey) bu isteğimi erteliyordum. Birincisi iyi bir makine satın alacak kadar parasal durumum yoktu (nedense olmuşken çok iyi bir şey olsun deyip standart makinelere burun kıvırıyordum). İkincisi ise film-banyo-baskı imkanlarının çok kısıtlı olması ve bunu yapabilmek için yine paraya ihtiyaç duyuluyor olmasıydı.
2007 yılında bir makine almaya karar verdim. Bu kararımı vermemdeki en büyük etken D-SLR makinelerin yaygınlaşması ve bir çok özelliği içerinde barındıran modellerin uygun fiyatlarla piyasaya sürülmesiydi. Elbette ilk satın almadan sonraki ortaya çıkacak maliyetler de oldukça düşüktü (o zamanlar öyle sanıyordum).
Uzun süredir fotoğrafa hevesli olmama rağmen bir türlü gerçekleştiremediğim bu heves, aldığım makineyi tanıma süreci, fotoğrafla ilgili teknik bilgimin gelişmesi ve görsel deneyim kazanmayla birlikte tutkuya dönüştü.
Bir çok çeşitte fotoğraf çekiyor olmama rağmen fotoğraflarımda daha çok insan ve insani duygulara yer vermeye çalışıyorum. Belki de duygusal yapımdan dolayı hüzünlü ve hazan dolu görüntüler beni daha çok cezbediyor.
Bu güne kadar bir çok usta fotoğrafçı, fotoğraf ve fotoğrafçılığı anlatmıştır. Ben onlardan daha güzel açıklama çabasında değilim, ancak herkes gibi bu konuda benim de söyleyecek bir kaç sözüm var.
Öncelikle fotoğraf görsel (aynı zamanda teknolojik) bir sanattır ve fotoğrafçı kişisel isteğine göre bu sanatın farklı alt dallarından birisini seçer (elbette Foto Muhabirliği, Belgesel Fotoğrafçılık ve Ticari amaçlı fotoğrafçılık bu bölümleme dışında bırakılabilir). Fotoğrafçı seçtiği alt dallarda çalışmalarını yürütürken sanatsal kaygılardan uzak duramaz. Zaman zaman bu kaygılar nedeniyle fotoğrafçı önceki meslektaşlarının işlerini tekrardan öteye gidemez. Bu nedenle fotoğraf sanatının teknolojik bir sanat olduğu göz önünde bulundurularak sanatçıların özgür bırakılmaları gerektiğine inanıyorum.
Bana göre fotoğraf, bir şeyleri bir karenin içine sığdırmaya veya tek karede her şeyi sunmaya çalışmaktan daha çok, tek bir karede sadece istediğini anlatabilmektir. Fotoğrafçı, anlatmak istediği şeyi dolandırmadan, yalın bir halde o tek bir kare içerisinde anlattığında, fotoğraf olmuştur benim için. Bu nedenle en iyi fotoğrafı çekebilmek amacıyla, çalışmalarımda edindiğim bilgi ve deneyimlerimin üzerine katarak, deneysel aşamalarla kendimi geliştirmeye uğraşıyorum. Sanırım çekebileceğim en güzel kare, ölmeden önce çektiğim son fotoğraf olacaktır.
Böyle buyurdu Berduş!
Sakarpiyon – 2009